Yıl 1971… Ben 10 yaşındayım. Fakirlik diz boyu. Toplamda 10 dönüm tarlamız var; onu ekiyoruz. Bazen sel alıyor, bazen yel vuruyor, bazen de kuraklık oluyor. Aldığımız mahsulün bize yetmesi mümkün değil.
Tarlayı öküzlerle, kömüşlerle sürüyoruz. Köyde bir iki tane traktör var ama onlar da düz yolda bile zor ilerliyor.
Bizim kendi tarlamız yok denecek kadar az ama Erfelek Ovası’nda yüzlerce dönüm toprağı olan toprak ağaları var. Onların tarlalarını ortağına ekerdik; yarısı mal sahibinin, yarısı bizim olurdu.
O yıl Alaca Ahmet Köyü denilen bir yerde tarla ekiyoruz. Kömüşlerle çift sürülüyor. Babamla annem kömüşlerin önünde yürüyor, ben de etrafta oyalanıyorum. O tarlada ilk kez çalıştığımız için çevreyi pek tanımıyorum.
Tarlanın hemen sınırında devasa bir meşe ağacı vardı. Bir ara gözüm ona takıldı. Ağaçta bir sincap ailesi yaşıyordu. Çok ilgimi çekti. Bir süre izledikten sonra içimden birini yakalayıp sevmek, oynamak geldi.
Sincabı daha önce çok görmüştüm. Biz köyde ona çökelez derdik. Meşe palamudu, fındık, kestane, ceviz gibi şeylerle beslenen; çok çevik, daldan dala atlayan bir hayvandı. Canlı yakalamak neredeyse imkânsızdı.
Ama kafaya koymuştum bir kere; mutlaka yakalayacaktım.
Ağaçta nerelerde durduklarını, hangi oyuklara girdiklerini dikkatle izledim. En sonunda, ağacın en tepesinde yakalayabileceğime karar verdim. Çünkü oradan kaçış yoktu.
Ağaca tırmanmaya başladım. Ben yaklaştıkça onlar da yukarı çıktılar. En tepeye kadar geldik. Beni görünce, tek kaçış yolu olan benim önümden kaçmaya başladılar. Saydım: Tam yedi tane sincap vardı.
Bir geçti, iki geçti… Altısı önümden geçti, yakalayamadım. Sonuncusu gelince tak! Yakaladım. Tabii o da beni yakaladı; tırnaklarını geçirdi. Ama boğazından tuttuğum için ısırmasına fırsat vermedim. Tek elimde sincapla, o koca ağacın tepesinden aşağı inmeyi başardım.
İner inmez uzun, ince bir ip buldum. Boğazını sıkmayacak şekilde, köpek bağlar gibi bağladım.
O gün akşama kadar ben nereye, o oraya… Gezindik, oynadık. Akşam olunca babama fark ettirmeden onu köye getirmek istedim. İçme suyu taşıdığımız bir bidon vardı. Sincabı ipiyle birlikte bidonun içine koydum, arabaya yerleştirdim. Yolu yarılamıştık ki annem babama: “Bak, oğlun ne yakalamış” dedi.
Babam bidonu açtı, hayvanı çıkardı ve salıverdi. Sincap bir anda kaçıp gitti. O günden sonra çok denedim ama bir daha sincap yakalayamadım. Zaten yakalayanı da hiç duymadım. Köye gelince arkadaşlarıma anlattım:
“Sincap yakaladım, hem de canlı,” diye… Ama kimse bana inanmadı.
Yorumlar
Kalan Karakter: