Geçtiğimiz günlerde, kadınlar futbolunda İsviçre ile Türkiye arasında oynanan maçın olduğu geceydi.
Ben futbolu pek sevmem, çok da anlamam. Statta kısıtlı imkânlarla izlemeye giden izleyicilerin hakkını da düşünerek maça gitmedim. O gece maçı evde, internetten izledim. Ancak hem Haber57 hem de Sinop Flashaber sitemizin muhabirleri tam kadro stattaydı; tele objektiflerle maçı takip ediyorlardı.
Hava pek iyi değildi, zaman zaman yağmur yağıyordu. Maç bitimine doğru beni arayıp, “Abi bizi gelip alır mısın?” dediler. Ben de “Alırım” dedim. Maç bittikten sonra aradım, “Abi biraz gecikeceğiz, açıklama yapılıyor. Onu alıp öyle çıkacağız” dediler. Ben de ağır ağır yola çıktım.
Alaaddin Camii’nin yanından geçerken birkaç genç el kaldırdı. Durdum.
“Buyurun çocuklar” dedim.
“Abi bizi Gelincik’e kadar götürür müsün?” dediler.
“Olur, binin” dedim. Araca bindiler, emniyet kemerlerini taktırdım ve yola koyulduk.
Yolda sohbet ederken içlerinden biri, “Abi sen gazeteci misin?” diye sordu. “Evet” deyince, “Sen bizi daha önce de arabana almıştın” dediler. O zaman hatırladım; benim köye yakın bir köydendiler.
“Bu saatte herkes maça gitmiş, siz neden dışarıdasınız?” diye sordum.
“Abi 200 liramız vardı, Şok’tan sandviç alacaktık. Parayı kaybettik. Hem aç kaldık hem de otobüse binemedik” dediler.
İçim burkuldu.
“Tamam” dedim, “Sizi götürürüm ama önce şu açlık işini çözelim. Bu saatte açık bir yer bulabilir miyiz bakalım.”
Gelincik’te aracı park edecek uygun bir yer buldum. Yıllardır tanıdığım bir arkadaşımın pastanesi vardı: Çilek Pastanesi.
İçeri girdik. Saat ona yaklaşmıştı. Abdullah masaları, yerleri temizlemiş, kapatma hazırlığı yapıyordu.
“Bu çocukların karnı aç, yiyecek bir şey var mı?” dedim.
“Olmaz mı abi, her şey var. Ne istersiniz?” dedi.
Çocuklar mahcup bir şekilde, “Abi kuru ekmek olsa yeter” dediler. Ama Abdullah onları dinlemedi. Sucuklu, salamlı, peynirli, zeytinli ne varsa çıkardı. Bir torba dolusu yiyecek hazırladı; neredeyse birkaç gün yetecek kadar.
Tam çıkacaklarken, “Çocuklar, içecek bir şeyler de alın” dedim. “Yok abi, gerek yok” deseler de zorla birer meyve suyu da verdik. Onları uğurladık.
Çocuklar gittikten sonra Abdullah abiye döndüm:
“Borcum ne kadar?” dedim.
“Olur mu abi, onlar benden” dedi.
Ne kadar ısrar etsem de para almadı. “Helal olsun” dedi.
Ben de, “Akşam akşam bir sevap işleyelim dedik, sevabını sen aldın. Hayırlı olsun” dedim ve çıktım.
Çocuklar çoktan gözden kaybolmuştu. Etrafıma baktım ama göremedim. Bulabilseydim bir de harçlık vermek isterdim.
O çocukları görünce aklıma kendi çocukluğum geldi…
Bir zamanlar kocaman bir cüzdanım vardı ama içinde sadece bozuk paralar bulunurdu. Köyden Sinop’a bir kamyonla geliyorduk. Öyle koltuklu araçlar yok, bildiğin kamyon. Muavin para istedi. Cüzdanı çıkardığım anda, Pervane yokuşunda tüm paralarım yola saçıldı. Kalanıyla yol parasını verdim ve o hafta cebimde tek kuruş kalmadı.
Yolda insanlar gelip geçiyordu. Kimse bir öğrenciye el uzatmıyordu. Belki herkesin haklı bir hikâyesi vardı… İşte benim hikâyem de buydu.
15 yaşımdan beri bozuk olan her şeyi tamir etmeyi severim. Bir gün köyümüzde birinin eski lambalı televizyonu bozulmuştu. Hatır için tamir etmeye gittim. O yıllar yokluk yıllarıydı; doğru düzgün yol yok, araç yok…
İşi bitirdim, yürüyerek yola çıktım. Keser köyünden Delitepe’ye, oradan Osmaniye’ye kadar yürüdüm. Derken yağmur bastırdı, fırtına çıktı. Soğuktan sol tarafım adeta dondu. Yoldan geçen hiçbir araç beni almadı. Hastanenin yanına kadar yürüyerek gittim.
O gün kendi kendime bir söz verdim:
“Bir gün arabam olursa, yolda kimseyi bırakmayacağım.”
Bugün hâlâ o sözümü tutuyorum.
Şimdiye kadar kötü bir şey yaşamadım. İnşallah yaşamam da…
İşte benim hikâyem böyle.
Yorumlar
Kalan Karakter: